Macron’la Elysee’de bir saat

Can Dündar

İktidardakilerin gücünün ölçütlerinden biri, makamına girdikten sonra, elini sıkana dek atmak zorunda olduğunuz adım sayısıdır. Muktedirin sarayına veya makamına ulaşım süreniz, elinde topladığı güçle doğru orantılıdır. Mesela AkSaray’ın bahçe kapısından ana binaya ancak arabayla gidebilirsiniz; Başkan’ın makam odasına girdikten sonra elini sıkmak için epeyce yürümek gerektiğini biliyorum.

Nereden mi?

Avrupa Parlamentosu’nun eski Başkanı Martin Schulz anlatmıştı. Saray’da buluştuklarında Erdoğan, “Epey zayıflamışsınız” diye iltifat etmiş. Schulz ise, “Yanınıza ulaşmak için epey yürümem gerekti” cevabını vermiş.

Bir hafta içinde peşpeşe Avrupa’nın iki önemli cumhurbaşkanlığı sarayını ziyaret ettim. Almanların Bellevue Sarayı, son derece sade ve mütevazı idi. Fransızların Elysee’si de öyle… Bahçe kapısından girdikten 100 metre sonra makama ulaşıyorsunuz. Kırmızı halılar, çatıda sniper’lar, merdivende Duşakabinoğulları filan yok.

Cumhurbaşkanı Frenk-Walter Steinmeier’e, “Ülkelerin zenginliği, Cumhurbaşkanı sarayının büyüklüğü ile ölçülür. En azından bizim Başkan öyle diyor” diyerek Almanya’nın “geri kalmışlığını” ima ettim. Sadece gülümsedi. Bunun üzerine konuyu Emmanuel Macron’a hiç açmadım.

İletişim ve Demokrasi Komisyonu

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), yerinde bir zamanlama ile çok önemli bir girişim başlattı. Akademisyen, gazeteci, hukukçu, insan hakları aktivistlerinden oluşan 25 kişilik bir uluslararası komisyon oluşturdu. Komisyon, günümüzün sendeleyen demokrasisinin ve karmaşıklaşan iletişim sisteminin sorunlarını irdeleyip bir beyanname kaleme alacak. Bu beyanname, 11 Kasım’da, 1. Dünya Savaşı’nın bitişinin 100. yıldönümünde Paris’te toplanacak olan dünya liderlerine sunulacak. Tıpkı 70. yıldönümünü kutladığımız İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde olduğu gibi, devletlerin bir asgari müşterekte buluşmasına gayret edilecek.

Birkaç ay önce, bu komisyona üye olmam için çağrı aldığımda gerçekten heyecanlandım. Komisyonun eşbaşkanlığını, RSF’in Genel Sekreteri Christophe Deloir ile Nobel Barış ödüllü İranlı hukukçu Şirin Ebadi yapıyordu. Amerika’dan Nijerya’ya, Pakistan’dan Rusya’ya, Filipinler’den Fransa’ya kadar pek çok farklı ülkeden önemli düşünürler ve akademisyenler vardı.

İranlı insan hakları aktivisti, hukukçu Şirin Ebadi, Uluslararası İletişim ve Demokrasi Komisyonu’nun eşbaşkanlığını üslendi.

Ortak dil arayışı

Komisyon, ilk toplantısını geçen hafta 15 üye ile yaptı. 30 yıl önce buluşsak, muhtemelen beş haber ajansının tekel oluşturmasını, medya içeriğinin yozlaşmasını, gazeteciliğin risklerini vb. konuşurduk. Bu konular hala gündemde ama iletişim özgürlüğüne yönelik tehdidin boyutları çok büyüdü; medya üzerindeki baskılar daha da yayınlaşıp ABD’ye kadar ulaştı, sosyal medya ve dijital dünyanın nevzuhur devleri, yepyeni fırsatlar ve devasa sorunlarla karşımıza dikildi. Medyayla nasıl baş edeceğini bilemeyen ya da baskılayan hükümetler, dünya çapında sosyal iletişimin kontrolünü ele geçiren platformlar, yurttaş gazeteciliği ile şekil değiştiren iletişimciler ve üzerine püskürtülen enformasyon sağanağı altında bilgiyi propagandadan ayırmakta zorlanan okurlar/izleyiciler… Farklı çıkarlara sahip bu bileşenler, en temel ilkelerin vurgulayan bir ortak deklerasyona ikna edilebilir mi?

Bakanlar Kurulu masasında

Üç gün boyunca aralıksız çalışarak bu ortak dili aradık. Tek verdiğimiz arada da Fransız Cumhurbaşkanı’nı ziyaret ettik. Emmanuel Macron, Başbakan’ını uğurladıktan hemen sonra bizi, Saray’da Bakanlar Kurulu’nun toplandığı büyük salonda ağırladı. Uzun masanın bir yanına dizilen komisyon üyeleriyle tek tek el sıkışarak tanıştı. Konuya önem verdiği belliydi. Üzerinde çalıştığımız “Demokrasi ve İletişim Beyannamesi”, Komisyon için olduğu kadar, girişime destek veren Macron için de bir iftihar vesilesi olacaktı.

Fransız Cumhurbaşkanı, konuşurken çevreyi tarayanlardan değil, konuştuğunun gözünün içine bakanlardan… Toplantıyı, özgür iletişimin önemini vurgulayan nazik bir “Hoşgeldiniz” mesajı ile açtı. Kısa sunuşu dikkatle dinledi, bir ucu kırmızı, bir ucu mavi kalemiyle notlar aldı. Yorumunu yaptıktan sonra sorulan sorulara, bazen Fransızca, bazen çok akıcı bir İngilizce ile karşılık verdi.

Doğrusu, iletişim gibi giderek karmaşıklaşan bir alanda, özgüvenle ve akademisyenlerin kullandığı jargonla konuşmasından etkilendim. Cevapları, entelektüel hazinesinden değil, aldığı brifingden kaynaklanıyorsa bile içerikli ve anlamlıydı. Belki hala dijital dünyanın diliyle değil, modası geçmeye yüztutan geleneksel medyanın diliyle konuşuyordu, ama konuya hâkimiyeti ortadaydı.

Enformasyon akışının aldığı yeni biçimlerin medyada yarattığı güven krizinden ve demokrasi üzerindeki negatif etkilerinden söz etti. Dijital platformların insafına terk edilmiş gibi görünen sosyal iletişim alanına ve yazılı medyanın sonunu getiren internet ağlarına, (hükümet müdahalesi değil,) nötr bir üçüncü göz önerdi.

Cumhurbaşkanı Macron, Komisyon üyeleri ile selfi de çektirdi.

“Fransa’da hapiste gazeteci yok”

“Tartışılmayacak bazı temel ilkeler” üzerinde uzlaşılmalıydı: “Fikir ve basın özgürlüğü, bunların başında geliyor”du. “Kimse düşüncelerinden ya da yaptığı haberlerden ötürü hapsedilmemeli”ydi. “Hapseden ülkeler uyarılmalı”ydı. “Fransa’da hiç kimse gazetecilik yaptığı için hapiste değil” derken bana baktı.

Bunun üzerine, bu yıl başında, o sarayda, oturduğumuz odanın hemen yanındaki salonda, Erdoğan’la yaptıkları ortak basın toplantısını ve bir gazetecinin “Suriye’ye giden silahları” sorması üzerine Erdoğan’dan aldığı tepkiyi hatırlattım. Çok iyi hatırlıyordu. Erdoğan gazeteciyi “FETÖ ağzıyla konuşmakla” suçlamıştı. Aynı soruyu Türkiye’de sorsa doğrudan hapse gönderilirdi.

Macron, Erdoğan’ın öfkesini hayretle izlemiş, sonra da “Yani silah gönderildi mi sorusuna ‘Hayır’ diyorsunuz; benim cevabım ‘Evet’ olabilir” demişti. Sonra da tutuklanan Osman Kavala’nın adını vererek, “İfade özgürlüğü bütündür, bölünemez; hukuk devleti budur” diye eklemişti. Ama bu türden “dokundurmalar”, Türkiye’nin RSF listesinde “dünyanın en çok gazeteci hapseden ülkesi” olmasını engellemiyordu.

“Kolay gelsin!”

Toplantımız, “yazılmamak kaydı ile” gerçekleştiğinden, Macron’un bu konuya dair yorumunu, Türkiye ve Erdoğan’a ilişkin ilginç analizini burada paylaşamıyorum.  Ama göreve geldiği ay, ilk iş olarak Türkiye’de rehin alınmış bir Fransız gazeteciyi ve bir gazetecilik öğrencisini hapisten kurtaran Macron’un, Erdoğan’ı iyi tanıdığını söyleyebilirim. Birkaç hafta önce Fransız diplomatlara konuşurken “Erdoğan’ın Türkiyesi, (Mustafa) Kemal’in Türkiyesi değil” demesinden ve “Erdoğan’ın Avrupa karşıtı, Panislamcı gündeminden” söz etmesinden de belliydi bu…

Çıkışta elimi sıkarken “Kolay gelsin” diyerek şans diledi Macron… Elysee’nin kapısına kadar uğurladığı komisyon üyelerinin “selfi” talebini de geri çevirmedi. 11 Kasım’da Paris’teki büyük zirvede yeniden buluşmak üzere sözleştik.

Yolda Komisyon üyelerinden biri, Fransız meslektaşımıza “Cumhurbaşkanınızı kıskandım” deyince komisyonun Amerikalı, Filipinli, Rus, İranlı üyeleri hep bir ağızdan “Ben de” diye seslendi.

Ne yalan söyleyeyim:

Ben de…

 

2018-09-13T10:10:20+00:00